Online Ziyaretçi : 1

   Ip numaranız
 







MENKIBELER HAKKINDA

Bütün veli ve Allâh dostları etrafında anlatıldığı gibi Lâdikli Ahmet Ağa etrafında da bir takım menkıbeler anlatılmıştır. Allâhü Teâla Peygamberlerine, bazı insanları ikna etme babında mûcizeler vermiştir. Kendisi bir ümmi olan Peygamberimizin diğer mûcizelerinin yanında en büyük mûcizesi, Arap edîp ve şairlerinin hayran kaldığı Kur’an-ı Kerim’dir.
Yine Allâhü Teâlâ, peygamberlerinin dışında sevdiği bazı kullara, veli kullarına da bir takım olağanüstü özellikler bahşetmiştir. Buna dinî literatürde keramet adını veriyoruz. Ehlisünnet inancına göre velilerin keramet sahibi olmaları haktır ve gerçektir.
Veliler etrafında anlatılan akıllara durgunluk verici bazı kerametlerin fizikî anlamda izahları elbette kolay değildir. Ancak kâinattaki birçok hâdiselerin de, iyi bakıldığı takdirde akılları zorlayacak nitelikte olduğu görülür. Sadece duyu organlarıyla bazı şeyleri anlamaya çalışmak, illâki maddî görüntü ve bilgiler aracıyla fizikötesi hâdiseleri kavramaya uğraşmak, çoğu zaman insanı bir çıkmaza sürükleyebilmektedir.
Bir anda dünyanın en uzun mesafelerini kat edebilen -Allâh’ın lânetlediği- şeytan bile böyle olağanüstü özelliklere sahip iken, Allâh’ın bir veli kulu niçin daha iyi özelliklere sahip olmasın?
Ancak bu menkıbelerin elbette suistimal edilmemesi gerekir. Dikkâtle okuyup, arka plânını iyi kavrayanlar, bu menkıbelerin derinliğine ulaşacaklardır. Bu arada herkesin bunlara inanmasını bekleyemeyiz. Bu biraz da gönül işidir.
            Şunu da vurgulamak gerekir ki Ahmet Ağa’nın en büyük kerameti “ışk”ını ve yangınlığını dile getirdiği şiirleridir. Keramet göstermek veya göstermeye çalışmak bizden istenen bir görev değildir, ama Ahmet Ağa gibi Müslüman’a yakışır bir tarzda hayat sürmek ve onun şiirlerinde dile getirdiği Müslüman vasıflarını kazanmak herkesin ulaşmak istediği bir ideal olmalıdır.
 
 
 MENKIBELER
 
 
HIZIR (A.S.)
 
“Benim bir hocam var, hocama danışayım, ona dua ettireyim” derdi. Hiçbir zaman Hızır demezdi. Hızır (a.s.) ile kırk elli sene arkadaşlık yapmıştır. Onunla birlikte manevi vazifeler ifa etmiştir. Hocası Hızır (a.s.)’ın bir ara gelmesi çok gecikir, yanar tutuşur, hasretle geleceği günü bekler, çıkıp yollara yolunu gözetler. Bakın hocasına neler söyler:
Bilirim ki ölüp türap olmadın
Cihanı gezdirdin ücret almadın
Şimdiye kadar böyle geç kalmadın
Çıkıp yollarını bekler bu Ahmet
 
Her zaman seherde eyledim feryat
Bu zayıf hâlime gel de bir bak
Kocamış ağaçta sararmış yaprak
Çıkıp yollarını bekler bu Ahmet
 
Mevlâ’m izin verse bir zaman gelin
Bu kulun ahvalin gelmeden bilin
Buralardan geçer inşa’llâh yolun
Çıkıp yollarını bekler bu Ahmet
 
Haberini aldım şimdi Yemen’den
Türlü avaz gelir çayır çimenden
Merhaba ey dostum, bu hata benden
Çıkıp yolarını bekler bu Ahmet
 
 
NESİMİ HAZRETLERİ
 
Dedemin Nesimi isminde evliya olan bir arkadaşı varmış. Bu arkadaşı, insanlar tarafından bilinmeyen fakat dedemin bildiği evliyalardan imiş. Akşama kadar sokaklarda dolaşır, insanların bıçaklarını keskinleştirir, onlara bir şeyler satar, yani çerçicilik yaparmış.
İşin ilginç tarafı, kazandığı paraları fakire dağıtan, kendisi de çile ve zorluklar içerisinde yaşayan fukara-yı sabirinden. Öyle ki çocuklar sattığı şeyleri çalar, yağmalar, yine de hiç kızmazmış. Çaldıklarını gördüğü hâlde görmezlikten gelirmiş.
Bu durumu gören ve bilen Nenem:
 —Senin arkadaşın ne biçim bir çerçi! Çocukların aldıklarını görüyor, ne parasını istiyor, ne de geri alıyor. Çocuklara da hiç kızmıyor; bu ne hâldir, diye sorar. Dedem:
—Onun görevi de o. İleride iyi insan olacak çocukların başını okşuyor, sırtını sıvazlıyor, demiş.
Nenem de bu cevaptan bir şey anlamayarak ve adamın da garip hâlini görerek:
—Eşeğinin üstündeki heybede kırk tane yama var. Gâliba çok fakir birisi, deyince dedem:
—O yamalı heybesiyle kuyulardan çok insan çıkardı, demiş. Nenem:
—Çok ağlıyor herhâlde. Yüzünde, gözyaşlarının akmasından izler meydana gelmiş.
Dedem:
—Onun gördüklerini görsen, sen de çok ağlarsın. O, çocukların ileride nasıl bir hayat süreceklerini görür. Dayanamaz, çok acır, çok merhametlidir; bu yüzden çok ağlar, der.
Bu Nesimi hazretlerinin, kendisi gibi çok değerli bir de hanımı varmış. Nesimi hazretleri bir gün:
—Hanım ayrılık yakın. Allâhü a‘lem, ben yakında dünyamı değiştireceğim, deyince hanımı ağlamaya başlar ve:
—Sen ölmeden ben öleyim. Ben sensiz ne yaparım bu dünyada, diye gözlerinden sel gibi yaşlar akıtır. Eşini teselli etmek isteyen Nesimi hazretleri:
—Hiç kaygılanma hanım, inşâallâh benim kabrime gelirsin, dünyada sağken konuştuğumuz gibi yine orada da konuşuruz, der.
Bir müddet sonra Nesimi hazretleri söylediği gibi Allâh’ın rahmetine kavuşur. Aradan birkaç gün geçince hanımı kabrine ziyarete gider. Ancak ne görüşebilir ne de konuşabilir. Kocasının dediği gibi konuşup dertleşemediği için üzülür ve bu şekilde kabirden ayrılır. Eşinin başına bir hâl geldiğinden korkar. “Bari onun gibi olan arkadaşıyla konuşayım, bu durumu söyleyeyim” diyerek dedeme gelir ve:
—Herhâlde başı selâmette değil. Bir de sen git kabrine bakayım, sana bir şey diyecek mi? der.
Dedem de hazretin kabrine gider, selam verir. Az sonra kabirdeki yatan arkadaşı dedeme şöyle seslenir:
 
Dünyada pişirdim bir gaflet aşım
Secdeden çekmeyeydim n’olaydı başım
Sorguya başladı musalla taşım
Ben Rabbimi bilmez miyim ya melek!
 
Ol Hakk’ın bağından çağrıldım bir gün
Yolunda giderken sandım bir düğün
Mezara varınca işittim bir ün
Ben Rabbimi bilmez miyim ya melek!
 
Akıl fikir ayrı düştü ol tenden
Ol ruhum bile ürker oldu benden
Ey beni yaratan, hidayet senden
Ben Rabb’imi bilmez miyim ya melek!
 
Ol kabir solmadan sıkmaya durdu
Zebaniler gelip gürzünü vurdu
Çok şükür Rabb’im hidayet virdi
Ben Rabb’imi bilmez miyim ya melek!
 
Ol nazik tenim de döndü soğene
Hiç elâ gözlerim bakmaz cihane
Yedi gün sorguda kaldım divane
Ben Rabbimi bilmez miyim ya melek!
 
Kaldırdım kafamı sapmaya vurdum
Ruh cesetten ayrılmış kaçarken gördüm
Çok şükür Mevlâ’ya sualin verdim
Ben Rabbimi bilmez miyim ya melek!
 
Sağ yanımdan sekiz kapı açıldı
Hem türaba misk-i amber saçıldı
Yakasız yensiz hulleler biçildi
Ben Rabb’imi bilmez miyim ya melek!
 
 
 
MEVLÂNA
 
Dedem bir gün Mevlâna’yı ziyarete gider. Kapıdaki bekçi ‘ziyaret saati bitti’ diyerek dedemi içeri almaz. Bunun üzerine dedem kapının önüne oturup şu şiiri:
 
Pervaneyim Pervaneye
Hak esrarı divaneye
Selâm verdim Mevlâne’ye
Açın kapıyı ben geldim.
 
diye okuyunca bekçi hemen kapıları açar, dedem de içeri girip ziyaretini yapar.
 
 
HAŞİM VELİ      
        
Dedemin Haşim Veli isminde, evliya olan bir arkadaşı varmış. Bu arkadaşı bir yaz mevsimi Çalıbağ’a dedemin yanına ziyarete gelir. Orada birkaç gün kalarak sohbet ederler, hasret giderirler. Nihayet gideceği sırada dedeme:          
    
—Hüdaî, ben senin için beyit (şiir) söylemek istiyorum. Sen de benim için söyleyeceksin, der. Aralarında böyle tatlı bir anlaşma yapıldıktan sonra, önce Haşim Veli başlamış söylemeye:
                                         
  Can gözünü açık dilersin ey zeki      
Mesnevi’den def edersin şirki şeki
Hazreti Kur’an avazın böyle bil
Nur-u Kur’an dile, onu yâd kıl
 
İstersen suret yolunda can vermeye heves
Tâ edep canan kokusun almışsın bir nefes
Duymak istersen canan ilinde hoşça ses
 
Mucizât-ı Mustafa’dır bu Kur’an
Görmedi böyle kitap devri cihan
Nice metheylesem azdır ona
Bu kadar der Haşim Veli sana
 
Sıra, dedemindir ve o da Haşim Veli’ye şöyle bir dörtlükle karşılık verir:
 
Rahim Allah Rahim eyle
Abdülkadir Geylani’ye
Bir selâm yolladım ona
Yol versin Haşim Veli’ye
             
 EKREM BABACAN
 
Ahmet Ağa’nın Ekrem Babacan isimli bir dostu, henüz onunla tanışmadan önce, Ankara’da gittiği bir Cuma camisinde anlatılan, veliler ve kerametleri hakkındaki hutbeden çok etkilenir. Namazı müteakip imam efendiye “hocam, şu anda hutbede belirttiğin vasıfları taşıyan bir veli var mıdır?” diye sorar ve kendisine söylemesini ister. Hoca efendi ise “aradığınız takdirde bulabilirsiniz”  cevabını verir.
Ekrem Babacan bu hâlet-i ruhiye içerisinde düşünceli bir şekilde dolaşırken, İslâm’la hiç alâkası olmayan, dini çıkar için kullanan sahte bir şeyhle tanışır ve ona cemaatlerine katılma isteğinde bulunur. O şahıs da “bizim içimize katılabilmen için önce büyük bir günah işlemen gerekir” der.
Ekrem Babacan bu şahsa aldanarak ve böyle bir fiil işlemek arzusuyla gençlik parkında dolaşmaya başlar. Kendini bilmez bir şekilde parkta gezindiği sırada arkasından bir el omzuna dokunur ve “sen dosdoğru Konya’nın Lâdik köyüne gideceksin. Senin derdinin çaresi ordadır” der.
Bu işe bir anlam veremeyen ve çok şaşıran Babacan ise, hiç vakit geçirmeden hemen Lâdik’e gelir ve Ahmet Ağa ile görüşür. Bu görüşmeden sonra Ahmet Ağa ile arkadaş ve dost olurlar. Bu dostlukları yıllarca devam eder.
İşte bu Ekrem Babacan’a bir keresinde dedem güzel bir Kur'an-ı Kerim hediye eder. Daha sonraki gelişinde "Ne yaptın Kur'anı Kerim’i" deyince. “Güzel bir kap yap­tırdım, evimin kıble tarafındaki duvarına astım." der.
Dedem:"Ben sana onu sakla, bir duvara as diye verme­dim. Onu sana, oku diye verdim."der.
Arkadaşı evine gider gitmez Kur’an’ı okumaya başlıyor ve birçok manevi ikramlara mazhar oluyor.
Ekrem Babacan bir keresinde Lâdiklilerin ve civar yerlerden insanların bulunduğu bir sohbet meclisinde; bir aşr-ı şerif okunmasını ister. Mecliste bulunan hafız Kamber hoca, Kur’an’dan bir âyeti yedi vecih üzere ayrı ayrı okur. Tilâvetten sonra Babacan, okunan âyetin tefsirini bu güne kadar kitaplarda yazılanlardan çok farklı bir şekilde ve saatlerce; ayetin sebeb-i nüzûlünden tutunuz da, ayette bahsedilen hadiselere kadar her şeyi, sanki gözüyle görmüş gibi, canlı bir şekilde anlatır. Sohbetin sonunda halktan iki kişi elini öperken ağlamaya başlar. Onlara “ikiniz de bu sene güleceksiniz inşâallâh” der.
O sene bu şahıslar hacca giderek sevinçlerin en büyüğünü yaşamışlardır.
Bu sohbetinde de görüldüğü gibi Ekrem Babacan’ın çok bilgili, kültürlü, nezaket sahibi ve terbiyeli bir İstanbul efendisi olduğunu hattâ yedi dil bildiğini söylememiz gerekir. O sakallı olanlara elini öptürmez, onlardan önce davranarak ellerini öperdi.
Yine dedemin arkadaşı olan bu Ekrem Babacan, Bursa’da bir hastanede rahatsızlığı nedeniyle yatıyordu. İskenderun’dan ve Erdemli’den sevenleri ziyarete giderlerken Lâdik’e de uğrayıp, bana “gidersen seni de götürelim” dediler. Ben de “arabanızda yer varsa gideyim” dedim. Onlarla beraber Bursa’ya, Ekrem Bey’in yattığı hastaneye kadar gittik. Geçmiş olsun dileklerimizden sonra Ekrem Babacan, dedemle ilgili iki hatırasını nakletti.
İlkinde, büyükelçi olan oğlunun Ankara’daki ameliyatını anlattı:
“Benim mahdum Ankara’da ameliyat oldu. Lâkin ameliyatı istenilen şekilde başarılı geçmediği için herhangi bir iyileşme görülmedi ve hattâ rahatsızlığı da gün geçtikçe fazlalaşmaya başladı. Biz bu sıkıntılar içinde kıvranırken gece yarısı Ahmet Ağa ve arkadaşları oğlanın yanına gelmişler:
—Hiç korkma oğlum! Biz ameliyatta yapılan hatayı düzeltip seni rahata kavuşturacağız, demişler. Yeniden manevi bir ameliyat yapıp gitmişler. Şimdi ise oğlan, Allâh’a şükür sağlık ve sıhhatine kavuştu.
Ben Ahmet Ağa’nın birçok himmetine nail oldum, Rabbime şükürler olsun. Keşke kabul etseydi de koyunlarına çoban olsaydım” dedi.
 Diğer hatırasında Ekrem Babacan, Ahmet Ağa’yı bir ziyaretinde, onun yorgun hâlini görerek "Hayrola Ah­met Ağa, sende bir yorgunluk var.” deyince, dedem:
—Yeni müslüman olan İtalyan bilgini Markoni vefat etmiş. Cenazesine katılmam için emir geldi. Oraya gittim geldim." der. Hayret ve şaşkınlıkla yönelttiği “uçakla falan mı gidip geldiniz?” sorusuna karşı­lık "Ne uçağı oğlum! Gidip geldim işte." diye dedemin cevap verdiğini anlatmıştır.
Ekrem Babacan Bursa’daki hastanede tedavi olduktan sonra Lâdik’e dedemin mezarına ziyarete geldi. Daha sonra uğradığı odada, sohbet yapıldıktan sonra evimizin avlusuna çıktı ve: “Ev halkından kim varsa yanıma gelsin, belki bu görüşmemiz son olabilir, sizlerle helalleşmeye geldim” dedi ve devam etti:
“Size iki şey söyleyeceğim: Birincisi Allâh’ın Merhameti… Cenâbı Allâh’ın merhameti o kadar büyüktür ki ben size bunu anlatacak olursam ibadeti, taati bırakırsınız. Onun için şimdilik burayı bir geçelim. İkincisi kader meselesi…
Evlatlarım!... Herkes kaderine razı olsun. Allâh’ın takdir ettiği kadere mecbur razı olacağız. Cenab-ı Allâh, Kur’an-ı Kerim’inde “Razı olmayanlar kendilerine başka bir Rabb arasın” diyor. Allâh’tan başka Rabb mi var da arayacağız..? Hepiniz hakkınızı helâl edin” dedi. Sonra Lâdik’ten ayrılıp gitti. Kısa bir süre sonra da dostunun ve dostlarının yanlarına hicret etti.
 
 
FIRINCI MEHMET AĞA
 
Fırıncı Mehmet Ağa, dedemi ziyaret etmek için Dörtyol’dan trene biner. Sarayönü’nde iner. Oradan Lâdik’e gelmek için -o zaman çok yoktu zaten- bir vasıta bulamaz. Bu sırada merkebi olan delikanlı bir Lâdikliye rast gelir. Tanıştıktan sonra beraber gelmek için Lâdik’e yönelirler. Sırayla eşeğe binerek nihayet Lâdik kabristanına kadar gelirler. Mehmet Ağa, delikanlıya “ben şimdi kabirdekilere duâ edeceğim. Sen de âmin diyesin” der ve ellerini kaldırır. Delikanlı ise eşeğin yularından çok sıkı tutuyor ve kaçırırım diye çok korktuğu için duâya ellerini kaldırmıyor. Mehmet Ağa:
—Evladım, eşeğe eziyet etme, bırak yularını hayvan serbest kalsın, deyince çocuk:
—Nasıl bırakayım amca! Bu hayvan çok huysuz, hemen kaçar. Babam da beni çok döver, der. Mehmet ağa ise:
—Hele sen bırak, sözümü dinle, deyince çocuk eşeğin yularını bırakır. Ancak huysuz eşek kaçıp fırlayacağı yerde yönünü kabristana doğru döner, kulaklarını diker ve dua yapılıp bitinceye kadar hiç kıpırdamaz.
Fırıncı olan bu arkadaşı Mehmet Ağa, odada dedemle sohbet ederken: “Bunca yıldır yanına gelir giderim. Bana Ho­canı bir göstermedin” deyince:
—Geçenlerde bir akşamüzeri hocam senin fırınına gelmiş. Sen de fakirlere ekmek dağıtıyormuşsun. Hocam da senden ekmek istemiş. ‘Şurada bir yanık ekmek kaldı. Al sen de bunu’ deyip hocama yanık ekmek vermişsin ya, deyivermiştir.
 
 
HACI MUSTAFA EFENDİ
         
Dedemin dostlarından olan Hacı Mustafa Efendi diye bir zât-ı muhterem varmış. Bu arkadaşı bir gün odasına ziyarete gelir. Dedem ise o esnada manevi bir vazifede bulunuyormuş. Arkadaşı odada otururken telaşlı bir vaziyette aniden yanına girer. Elbiseleri ise sırılsıklam ıslak bir hâldedir. Fakat Lâdik’te hava açık, yağmur filan da yoktur. Dedem:
—Hoş geldin arkadaşım! Buyur bir isteğin mi var? Senin için tâ uzaklardan geldim, tekrar döneceğim, der.
Gelen misafir arkadaşıyla biraz sohbet ettikten sonra dedem, geldiği yere tekrar döner.
 
 
KAMBER HOCA
 
Kadınhanı ilçesinde Hacı Veyiszâde’nin talebelerinden olan Kamber Hoca, Dedeme ziyarete gelmiş. Biraz sohbet edildikten sonra Kamber Hocaya bir şeyler de yazdıran ve yazısını beğenen Dedem:
—Oğlum, geldin ama geç geldin! Keşke erken gelseydin, ne güzel yazıyorsun, çok da kıvraksın maşâallâh, demiş.
Artık bundan sonra Kamber hocaya şiirlerini imlâ ettirmiş, mektuplarını okutmuş ve cevaplarını yazdırmış. Yani Kamber hoca dedemin kâtipliğini yapmış.
Haftada iki gün Kadınhanı’ndan Lâdik’e motosikletiyle gelip giden Kamber hoca, Dedemin beyitlerini en çok yazandır. Dedem:
—Kamber, oğlum! Anlaşılan sen, kış yaz, soğuk sıcak demeden haftada bir kaç gün geliyorsun. Ben sana bir dua öğreteyim, onu oku; selâmetle gel ve git, demiş.
Kamber hoca yola çıkmadan, öğrendiği bu duâyı okur, kış yaz demeden hiçbir sıkıntıyla karşılaşmaksızın dedeme öyle gelir gidermiş.
 
 
HAYREDDİN BABA
 
Marangozda çalışan genç çırağın yanına, dedemi daha önce ziyaret eden bir misafir gelir. Gelen misafir dükkânda dedemle ilgili bazı şeyler anlatır. Dikkâtle bu misafiri dinleyen çırak, bir anda “Ben onu mutlaka görmem lazım” diyerek keserini masanın üstüne koyar ve hiç vakit geçirmeden bulduğu bir vasıtayla hemen Lâdik’e gelir.
Dedemin nerede olduğunu sorup öğrendikten sonra odaya gelir. Kapıdan içeri girer, selam verdikten sonra en alt tarafa geçip oturur. Yirmi dakika kadar hiçbir kelâm etmez, öylece bekler. Nihayet suskunluğunu dedem bozar ve der ki:
—Evladım, neden işini gücünü bırakıp buraya geldin. Ne güzel işin var, çalışsaydın ya! Ne işin var benim yanımda, çoban olduğumu, cahil olduğumu söylemediler mi, duymadın mı? der. Misafir de:
—Ben senin yüzüne gözüne bakmaya gelmedim. Ben senin Rasüllullâh’a olan aşkını görmeye geldim, deyince dedem:
—O zaman yaklaş da beraber Mevla’yı arayalım, demiştir.
Bu marangoz çırağı dedemin çok sevdiği Hayreddin Babadır. Dedem bu arkadaşı için “Dünyalık hiçbir isteği olmadan yanıma gelen kişidir” demiştir.
Hayreddin Baba, başka bir zamanda, dedemle odada yemek yerken, yanlarında Lâdikli bir kişi daha varmış. Bu zâtı muhterem bir ara coşmuş:
—Benim kimseye ihtiyacım yok! diyerek sofra da bağırmış. Bunun üzerine Lâdikli olan kişi:
—Senin Allâh’a da mı ihtiyacın yok? diye çıkışmış ve tam yumruğunu kaldırıp vurmak üzereyken, dedem hemen müdahâle ederek:
—Komşu, dokunma ona! Sen onu hoş gör, demiş. Sohbetten sonra herkes evine gitmiş. O gece Lâdikli adamı rüyasında mandalar vurmuşlar, kovalamışlar; adamcağız sabahı zor etmiş. Hemen odaya gelip Hayreddin Babanın elini öpen adam, özür dilemiş. O da:
—Ne haber? Geceyi nasıl geçirdin, sabahı nasıl buldun? deyince:
—Sen üzerindeki çamaşırları çıkar hele, ben onları bir yıkatayım; başka türlü kendimi sana affettiremem, demiş.
Hayreddin Baba, dedemin postasıydı. Vazifesini hiç aksatmadan harfiyen yapardı. Hiç evlenmedi, evi barkı, dünyada bir mekânı yoktu. Ekseriyetle Havran’da Terzi Mehmet Ağabeyinin dükkânında kalırdı. Bir gün Kamber Hoca kendisine:
—Sana ufak bir ev yapalım. Senin de dünyada bir mekânın olsun, dediğinde:
—Hoca Efendi, sen hiç yorulma. Benim mekânım belli değil. Bakalım hangi dağ başında ölüp kalacağım, der.
Gerçekten de Zonguldak’ta bir dağ başında (Karabük) vefat eder. Cesedini jandarmalar bulur. Elbisesinde İstanbul’daki bir eczacının adresi ve telefonu çıkmış. Hemen telefon etmişler, o eczacı da:
—Kimsesi olmayan garip birisidir. Vefat ettiği yere yakın bir kabre defnedin, demiş.
 Hayreddin Babanın mezarının bulunduğu yerin yakınından şimdi bir anayol geçti ve oraya bir köy kuruldu.
 
 
GERÇEK DOST
 
Dedemin çok samimi olduğu bir arkadaşı varmış. İlk defa Lâdik dışından ziyaretine gelip giden bir muhterem arkadaşı…
Dükkânı, ticaret hanesi olan bu arkadaşı o kadar iyi bir insanmış ki, yanlış yolda olan kardeşinin ıslahı için neyi var neyi yok harcamış, sahip olduğu bütün malvarlığını bu yüzden kaybetmiştir. Bundan dolayı tam ekmek teknesi kapanmak üzere iken, dedem sürüsünde bulunan iki yüz civarındaki keçilerini satarak parasını bu arkadaşına götürmüş ve:
—Şu sattığım keçilerin parasını al. Dükkânının durumunu düzelt. Şayet bu yetmezse, sürünün koyunlarını da satıp sana getireyim, diyerek iyi bir sadık dost olduğunu göstermiştir.
 
 
 SADIK DOST
 
Lâdikli ve Konyalıların bazılarının tanıdığı Erdemlili Hacı Ahmet Efendi, dedemin ziyaretine 1955 yılında gelmiş ve bundan sonraki süreçte her hafta aralıksız 50 yıl gelip gitmeye devam ederek gereken manevî hissesini almıştır.
Mersinli Ahmet Efendi, “sadık insana sadık bir dost yakışır” diyerek Lâdikli Ahmet Ağa için “ o pınarın başı” derdi.
 İşte bu Ahmet Efendi bir keresinde: “Hacı Ahmet Ağa! Evimize ge­lip de bizi bir şereflendirmedin.” Deyince:
—Oğlum, geçenlerde hocamla bir­likte vazifeye giderken senin eve uğradık. Dua ettik. Hattâ senin ev şu vazi­yette değil mi? Sağında şunlar, solunda bunlar yok mu? diyerek kendi evini kendisine tarif etmiştir.
Yine dedem bu zât-ı muhtereme “benim mezarımı üç kişi devamlı ziyaret edecek, beni bırakmayacaklar. Bunlardan birisi hocamdır, fakat diğer ikisini söyleyemem” demiştir.
 
 
MUHARREM SIRRI EFENDİ
 
Lâdikli iki asker dedeme bayramlaşmaya gelirler. Dedem onlara nerede askerlik yaptıklarını sorar, onlar da Elazığ’da yaptıklarını söylerler. Bunun üzerine dedem:
—Benim orada, Merkez camiinde Cuma günleri vaaz eden Muharrem Sırrı adında bir arkadaşım var. Onu ziyaret edin, benim de selâmımı götürün, der.
İki asker Elazığ’a dönüp çarşı iznine çıktıklarında Hoca efendinin evine kadar giderler ve bakarlar ki yanına girip ziyaret etmeleri imkânsız. Çünkü evin içerisi ağzına kadar dolu, dışarıda ise onlarca kişi ziyaret sırasına girmişler bekliyorlar. Neyse, onlar da sıraya girdikten biraz sonra, evden çıkan bir adam sırada bekleyenlere “Konyalı askerler kim?” diye sormaya başlar. Onlar da hemen “biziz” deyince, adam:
—Sizi Hoca Efendi çağırıyor, benimle birlikte gelin, der. Hemen gelen adamı takip ederler, evin içerisine Hocanın yanına girerler, ziyaretlerini yaparlar ve bu arada dedemin de selâmını ileterek oradan ayrılırlar.
 
 
PINAR
 
Misafir odasında Tahir Hoca ve arkadaşlarıyla sohbet ederken bir ara dedem “Âdem Aley­hisselâm dünyaya geldiği zaman öyle bir ağladı ki gözyaşlarının dö­küldüğü yerde pınar meydana geldi. Şu anda o pınarın suyu hâlâ ak­maya devam etmektedir.” deyince misafirler “Ne olur Ahmet Ahmet Ağa, bize o sudan getirir misin?” diye ısrar ederler.
Israrların artması üzerine dedem Tayy-i mekân ile gidip o sudan getirir ve “Önce şu kadar na­maz kılıp bu kadar tespih çekeceksiniz, sonra bu sudan içeceksiniz.” der. Bu şanslı misafirlerine o mübarek pınarın su­yundan ikram eder.
 
 

    
    

    
    


DUYURULAR


    

     

     
                     




               
  




       KONYA
      




   


   Copyright ©  2009


      
Bu site en iyi Internet Explorer ile 1024 x 768 çözünürlükte görüntülenir.